Dünya Denilen Arayüz

Donald Hoffman, California Üniversitesi’nde görev yapan, bilişsel bilimler alanında çalışan bir araştırmacı. Yaptığı araştırmalar ve ortaya koyduğu “arayüz” teorisi, bizi algılarımız ve çevremizdeki gerçekliğe dair doğru bildiğimiz birçok temel varsayımı yeniden gözden geçirmeye zorluyor.

Etrafınıza bir bakın. Neler görüyor, neler işitiyor, nasıl kokular alıyorsunuz? Detaylarına odaklanırsanız ancak fark edeceğiniz üzere, çevrenizde milyonlarca ayrıntı devamlı olarak çeşitli şekillerde duyularınıza dokunuyor. Ses, ışık, koku, tat, temas veya bedeninizin bir yerlerindeki kaşıntı, gıdıklanma, gerilme, ağrı, sızı ve daha birçok şeyi hissediyor olabilirsiniz. Teniniz üzerindeki duyusal faaliyete biraz dikkat kesilirseniz bedeninizin dış yüzeyini kaplayan milyonlarca farklı algılayıcının normalde hiç fark etmediğiniz derecede meşgul olduklarını algılayabilirsiniz. Saniyede beyninize akan milyonlarca bitlik veri sağanağı, beyninizin bu etkileri sürekli olarak değerlendirmesini ve buna uygun tepkiler üretmesini sağlıyor.

Tüm duyuların beynimize elektrik sinyalleri aracılığıyla iletildiğini, beynimizin bunun dışında herhangi bir mesajdan anlama yeteneği olmadığını artık biliyoruz. Beynimize bir beyin ameliyatı sırasında parlak bir ışık tutsak, bir yemeğin kokusunu üflesek yahut yüksek sesle beyin kabuğuna doğru bağırsak beynimiz bunların hiçbirisine tepki vermez. Çünkü beyin, siniri olmayan tek organdır ve dış duyularla doğrudan karşılaşma durumunda tepki verecek bir donanımı yoktur.

Bunun yerine, beyin, kendi uzantıları olan özel duyu algılayıcılarını kullanır. Bunların uygun duyu uyaranlarıyla karşılaştıklarında beyne gönderdikleri sinyaller, bizim gerçeklik algımızın da temelini oluşturur. Peki, karanlık bir kutuda sıvının içinde yüzen, dışarıda olup bitenlerden tamamen habersiz olan beynimiz, acaba neye göre bu gerçekliği kurgular?

Herkes her şeyi aynı mı görür?

Erken yaşlarda çoğu insanın aklına gelmiş bir sorudur: “Acaba herkes kırmızıyı benim gördüğüm gibi mi görüyor?” Öyle ya, başka insanların zihnine girerek ne gördüklerini bilebilme şansımız yok. Tek elimizden gelen, sözlü iletişim yoluyla ne gördüklerini öğrenmek. Mesela, ilk günden beri benim kırmızı dediğim rengi, bir başka arkadaşım benim mavi dediğim renk gibi görüyorsa ve ona kırmızı demeyi öğrenmişse bunu nasıl bilebilirim? Bu basit sorunun sinirbilimsel olarak cevapsız olması belki sizi şaşırtabilir fakat gerçekten de bu durum bilinemez. İçsel algı durumu anlamına gelen “qualia” kelimesi, bu öznel algı biçimini tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Hepimiz kendi algı dünyamızda yaşarız fakat bir şekilde diğer insanlarla ortak bir dil üzerinden anlaşmayı da başarabiliriz.

Donald Hoffman, meseleye biraz farklı bir açıdan bakıyor. Arayüz (interface) kuramıyla, algıladığımız her şeyin, yani etrafımızdaki tüm dünyanın, aslında beynimiz tarafından oluşturulan bir arayüz olduğunu düşünmemizi öneriyor. Günümüz insanının çok kolay anlayabileceği bir benzetmeyle de bunu hepimizin anlayabileceği hayret verici bir düşünce deneyine dönüştürüyor.

Bilgisayar kullanan herkes, masaüstü denen kullanıcı arayüzüne aşinadır. Sıklıkla kullanılan dosyalarımızı zevkimize göre döşenmiş bir arkaplan görüntüsü üzerinde fare yahut parmaklarımızla kullanabildiğimiz kullanışlı bir tasarımdır bu. Fakat bilgisayar kullanan birçok kişi, bu arayüzün “gerçek” olmadığını bilir. Mesela, masaüstünüzde mavi renkli klasör simgeleri olduğunu düşünelim. Bu görüntüler, bilgisayarınızdaki klasörlerin gerçekten de “mavi renkli kutular” olduğunu göstermez. Gerçekten de hemen hepimiz, bilgisayarın “içinde” aslında son derece karmaşık, bilgisayar dilinde yazılmış kodlardan oluşan bir dizi yazılım bileşeni olduğunu ve bunların da makinenin içindeki devre ve transistörleri kontrol ettiğini biliriz. Mavi renkli kutular, sadece biz kolay kullanalım diye tasarlanmıştır. Biz bir simgeye tıkladığımızda bilgisayar içindeki yazılım uyarınca bir dizi komutu çalıştırır ve bizim o mavi kutu ile simgelenen disk bölümü içinde bulunan dosyalarımıza ulaşmamızı sağlar. Dosyalarımız da hiç ekranda bize göründüğü şekliyle kâğıt dokümanlara benzer simgeler gibi değildir. Onlar da yine binlerce satır kod ve talimattan oluşan, neticede 1-0 (binary) kodlama sistemine göre kodlanmış “veriler”den ibarettir. Fakat arayüzümüz sayesinde,mesela, havalı tasarıma sahip bir kelime işlemci programını açıp aynen şu anda benim yaptığım gibi aklımızdaki sözcükleri klavye yardımıyla yazabiliriz. Fakat bilgisayarın içinde ne kelime işlemci ekranında görünen düğmeler ne de o güzel yazı tipleri ile yazdığım yazılar vardır. Bunların hepsi anlaşılmaz kodlardan ibarettir.

Hoffman’a göre, beynimizin duyular aracılığıyla aldığı bilgiden ürettiği şey, yani dış gerçeklik, aynı bilgisayar masaüstü gibi bir arayüzdür. Gördüğünüz masa, bulutlar, işittiğiniz sesler, ağzınızda eriyen çikolatanın tadı, dizinizdeki kaşıntı… Bunların hepsi, gerçek tabiatlarından çok farklı, bizim etkileşime geçip bir şekilde tepki verebileceğimiz arayüz bileşenleridir. Mesela, bu kurama göre, şu anda okuduğunuz bu sayfanın şekli, tasarımı, yazıların yazı tipleri, derginin ağırlığı, aslında sizin mesajı kolay alabilmeniz için beyniniz tarafından oluşturulmuş arayüzün parçalarıdır. Gözünüz, dergiyi tutan eliniz, belki destek almak için yan tarafa uzattığınız kolunuz da bu arayüzün parçalarıdır. Hoffman’a göre, gerçeği değil; sadece arayüzü algılıyoruz ve bunu gerçeğin kendisi zannederek aslında ciddi bir yanılgıya düşüyoruz.

Gerçeği işine geldiği gibi kurgulamak

Hoffman, bu teoriyi bir öğlen yemeği rehavetinden sonra uydurmuş değil elbette. Araştırmacının çalışma alanı bilişsel bilimler ve algılarımız. Bu konu üzerine yıllardır yürüttüğü çalışmalar, literatürde detaylı yayınlar olarak mevcut fakat bizi burada ilgilendiren, özellikle bilgisayar simülasyon çalışmalarından elde ettiği bulgular. Birçoğumuz, dışarıdaki dünyayı gerçeğe en yakın şekilde algılamanın hayatta kalmak için avantaj olduğunu düşünürüz. Dolayısıyla evrimsel olarak gerçeğe en yakın algılamaya sahip olanlar, seçilim açısından avantajlı olmalı ve biz de milyonlarca kuşak sonrasında bu tip ataların torunları olduğumuzdan dış gerçekliği olabildiğince gerçeğe yakın algılayan bireyler olmalıyız. Sağduyuya mantıklı gelen bu izah, Hoffman’ın çalışma sonuçları göz önüne alındığında pek de doğru gözükmüyor. Hoffman, defalarca yürüttüğü simülasyon çalışmaları sonucunda seçilim avantajı sağlayan şeyin “gerçeği olduğu gibi algılamak” değil, “gerçeği işine geldiği gibi kurgulamak” olduğunu göstermiş durumda. En iyi hayatta kalanlar, dış etkenleri gözden geçirip hayatta kalmak için önem ve fayda-zarar derecelerine göre “yorumlayanlar” oluyor.

Kısacası biz, milyarlarca yıllık canlılık tarihi boyunca etrafımızdaki dünyayı doğrudan algılamak yerine, bu karmaşık enerji ve madde çorbasını “anlaşılır bir arayüze çevirebilecek” bir sistemle donatılmış gibi gözüküyoruz. Gördüğümüz, bildiğimiz, düşündüğümüz, karşılaştığımız her şey, gerçeğiyle çoğu zaman hiç ilgisi bile olmayan arayüz bileşenleri olabilir!

Arayüzde “tehlike”

Caddeden karşıya geçeceksiniz. Sağınıza baktığınızda bir arabanın hızla size doğru yaklaşmakta olduğunu gördünüz. Bu arada “arayüz” kuramını düşünüyorsunuz ve bu arabanın da aslında gerçek değil, bir “simge” olduğunu anlıyorsunuz. Yola adım atarsanız ne olur? Sanırım sonucu tahmin edebilirsiniz. “Matrix” filminde Neo’nun yüksek binalar arasındaki ilk atlama denemesinde yere çakılmasında olduğu gibi, arayüzün bir arayüz olduğunu kabul etmek, size hemen “fizik kurallarını ihlâl etme” yeteneği vermiyor. Üzerinize doğru gelen araba yahut sizi ürperten bir yılanın görüntüsü, arayüzünüzün size verdiği uyarı sinyalleridir. Dışarıda sizin hayatta kalmanız açısından tehlikeli bir şey vardır. Siz ona “hızlı araba” veya “yılan” diyor olabilirsiniz. Ne olduğunu bilmenize gerek yok, arayüzün görevi sizi ondan uzak tutup hayatta kalmanızı sağlamaktır.

Bilgisayar masaüstü arayüzünde de tehlikeler böyledir. Mesela, bir dosyayı kalıcı olarak silme komutu verdiğinize, ekranınızda çıkan “Silmek istediğinize emin misiniz? Bu işlem geri alınamaz” diyen uyarı mesajı, o mesajın yazılı olduğu kutu, çıkan uyarı sesi, bilgisayarın içinde gerçekten var olan şeyler değildir. Fakat bu arayüzün bu uyarısını görmezden geldiğiniz takdirde aylarınızı verdiğiniz bir dokümanı geri dönüşsüz olarak yok edebilirsiniz! Arayüzde bulunan çöp kutuları, klasörler, doküman simgeleri ve diğer her şey gerçek olmasa da size bir şeyler anlatmak için oradadır.

Bilim dünyası Hoffman’ın tezlerini hararetle tartışmaya devam ediyor. Önümüzdeki yıllarda bu konuda çok daha ilginç açılımlar olacağı kesin. Fakat bilimle profesyonel olarak uğraşmayan insanlar için de bu ilginç teorinin göz alıcı bazı tarafları var. Şimdi etrafınıza bir kez daha bakın. Sizi üzen, sıkan yahut neşelendirip coşturan şeyleri şöyle bir düşünün. Eğer bunların hepsi sizin kişisel arayüzünüzün parçaları ise davranışlarınız, dünyaya karşı tutumunuz değişir miydi?

Son olarak, bu yazıyı okuduktan sonra bilgisayarınızın görsel ayarlar bölümüne girerek uzun süredir kullanmakta olduğunuz masaüstü temasını bir değiştiriverin. Farklı bir renk ve masaüstünüze farklı bir “arka plan resmi” seçin mesela. Her şey ne kadar farklı görünüyor değil mi?

Gerçek hayatın arayüzü de böyle bir hareketle veya ansızın değişebilir mi acaba?

Hele siz bir “aşık” olun, sonra konuşalım!

kaynak : nBeyin [Sinan Canan], 26.01.2017

(Videoyu izlerken altyazı seçiminizi Türkçe olarak ayarlayabilirsiniz)